Üyelerimiz görüşlerini önceden onay
olmadan anında yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü
sorumluluk yazan kullanıcılara aittir, (Bütün kullanıcıların IP adresleri
tutulmaktadır) misafir.net yöneticileri itina ile icerik kontrolleri
yapmaktadır, yine de misafir.net'te yasalara aykırı unsurlar bulursanız MSN: Private@misafir.net
adresinden bizlere ulaşabilirsiniz, gereği yapılacaktır.
Katagorisinde ve Temel Dini Bilgiler Forumunda Bulunan Tevhid ne demektir? Konusunu Görüntülemektesiniz.=>[FONT='Verdana','sans-serif'] Tevhid; [/font] [FONT='Verdana','sans-serif'] arapça bir kelime olup birleştirme, bir, tek bilme anlamlarına gelir. [/font]...
İslâm ıstılahında;
Allah'ın zatını ve sıfatlarını zihinlerde tasavvur olunan, vehimlerde ve hayallerde tahayyül edilen (düşlenen) her şeyden tecrit etmektir.
Bu yönüyle Allah'ın zatı ve sıfatlarıyla bir tek olduğunu bilmek ve inanmaktır. Allah'ı böyle tanıyan ve inanan kişiye de Muvahhid denir.
Bu konuya açıklık getirmek için Allah Rasulünün onu (tevhidi) ilk getirdiği âna dönmemiz uygun olacaktır.
Mekke müşrikleri putperest ve dolayısıyla yüzlerce puta sahip idiler. Ancak onların inançlarının dayanağı olan bu putlar, sahip oldukları putların sadece bir kısmını teşkil etmekteydi. Çünkü Arap toplumunda (özellikle de Mekke halkında) kabilelere, ailelere ve hatta fertlere ait özel putlar da bulunmaktaydı ve bunların sayısı oldukça çoktu.
Ayrıca geçici bir süre için kabul edilip inanılan, kendisine sığınılan putlar da mevcuttu. Yolculuklar sırasında edinilen ve yolculuk bittiğinde terk edilen putlar gibi. Bu bilgiler bize, Mekke müşriklerinin putperestlikte hemfikir olmalarına karşılık, inançlarının temelini oluşturan putlarda hemfikir olmadıklarını gösteriyor.
Örneğin bir kabile veya ailenin putu, başka kabile yada aileler tarafından kabul görmeyebiliyordu. Bu durumda şu sorular sorulabilir: O kadar çok putun bulunduğu ve herkesin hepsini kabul etmediği bir ortamda, bazılarının ayrı bir inanca sahip olmaları niçin problemlere neden olsun? Halbuki bizzat o toplumda, farklı putlara inanmak normal bir durum değil midir?
Problemin ayrı bir inanca sahip olmaktan değil de, putlara hakaret edilmesinden ve onların aşağılanmasından kaynaklandığı düşünülecek olursa, bunun da müşrikler açısından probleme yol açacak bir durum olmadığı kesindir. Zira bu, bizzat kendilerinin her zaman yapageldikleri bir özellikti.
Putlarına karşı hiçte iyi düşünce ve davranışlara sahip olmayanların Mekke müşrikleri arasında azımsanmayacak kadar çok olduğu biliniyordu. Bununla ilgili olarak, müşrikler arasında, putlarına ayırdıkları yiyecekleri veya undan yapılmış putlarını yiyenlerin, putlarına bağışlanmış eşyayı çalanların,
Yaûk isimli putu karşısında; "Bu dünyada yaratan kimine iyilik, kimine kötülük yapar. Yeûk ise ne iyilik, ne kötülük yapabilir" diyen şair Malik el-Hamdani gibilerinin, putuna adadığı koyun yerine daha küçük ve bakımsız bir hayvanı kurban edip; "Bir taş parçası böyle şeylerin farkına varmaz" diyenlerin veya Sa'd isimli putu karşısında; "Biz Sa'd'a bizi birleştirsin diye geldik, fakat Sa'd bizi darmadağın etti, öyle ise biz Sa'd'dan değiliz. Sa'd artık çöldeki kayadan başka bir şey değildir! Ona ne eğri için ne de doğru için dua edilir" diyerek puttan korkarak dağılan sürüsünü kızgınlık içerisinde toplamaya çalışanların hiç eksik olmadığı gelen rivayetler arasındadır. Üstelik bütün bunlar, Mekke toplumunda her zaman karşılaşılan özelliklerden olup, hiçbir tepki görmeyen durumlardı.
Ayrıca, müşriklerin Rasulullah (sav)'e davasından vazgeçmesi şartıyla sundukları teklifleri de inançlarına karşı samimiyetsizliklerinin en önemli belgesidir.
Mekke müşriklerinin "Yaratan" anlayışı putlarında somutlaştığı, bu nedenle gaip olan, görmedikleri bir ilaha çağrı tepki nedeni olarak düşünülebilir.
Ancak, araştırıldığında anlaşılmaktadır ki, bunun da gerçekle bir ilgisi bulunmamaktadır.
Çünkü onların ilah, hatta daha önemlisi "Allah" inancına sahip olduklarına bizzat Kur-an ayetleri şahitlik etmektedir. Ayetlerde bildirildiğine göre onlar, Allah adına yemin edip, gökleri yaratanın ayı ve güneşi kontrol edenin, yağmuru yağdıranın, kendilerini yaratanın ve her şeyin Rabb'inin Allah olduğuna inanıyor ve sorulduğu zaman da bunu açıkça söylüyorlardı.
Hatta onlar Kâbe'yi ziyaretleri sırasında; "Buyur Allah'ım buyur, buyur senin ortağın yoktur, ancak bir ortağın vardır o da senin hükmündedir," sözleriyle Allah'a olan inançlarını dile getiriyorlardı.
Zaten onların putlara olan inançları da, Allah'a olan inançlarının bir uzantısından başka bir şey değildi.
Putları, kendileri ile Allah arasında aracı olarak düşünüyor ve bu nedenle putların Allah karşısındaki aşağılığını ve acziyetini kabul ediyorlardı. Onlar Allah'a inandıkları, fakat bazı konularda Allah'ın ortakları veya benzerleri olduğunu zannettikleri için müşrik idiler.
Eğer Allah'a inanmıyor olsalardı müşrik olmazlardı. Hatta daha da önemlisi Mekke müşrikleri sadece Allah'a inandıkları ve putları reddettikleri bir döneme de sahip olmuşlardı. Bu dönem unutulacak kadar çok eskilerde de değildi. Rasulullah (sav)'in de çocukluk yıllarına rastlıyordu. Tarihi kaynakların bildirdiğine göre onlar, Kâbe'yi yıkmak için gelen Ebrehe'nin ordusu karşısında çaresizliklerini farkedince, bütün putlarını dışlayıp, sadece ve doğrudan Allah'a yönelerek dua etmişlerdi. Ebrehe'nin ve ordusunun ilahi bir azapla hezimete uğratıldığını görünce de sadece Allah'a olan yönelişlerini birkaç yıl daha devam ettirdiler. Dolayısıyla onlar için Allah inancı, yabancı olmadıkları bir inançtı.
Bütün bunlar da gösteriyor ki, "La İlahe İllallah" çağrısına karşı çıkanların bizzat kendileri Allah inancına sahiptiler ve üstü örtülü de olsa Allah inancını devam ettiriyorlardı.
Diyelim ki; bunların dışında müşriklerin gelenek ölçüleri kabul edilmediği için tepkide bulundular. Ancak Mekke müşriklerinin bizzat kendilerinin, gelenekleri karşısında lakayt insanlar olduklarına yönelik de oldukça çok bilgi bulunmaktadır. Bizzat kendileri sürekli geleneksel değerlerini çiğneyen kişiler durumundaydılar. Geleneği aşağılayıp, çiğneyen kişiler olmalarına rağmen Mekke'de rahat şekilde hayatlarını devam ettiren Hanif'lerin durumu ise konumuz açısından ayrıca bir öneme sahiptir.
Bilinmektedir ki, isimleri Hanif olan ve gelenek ölçülerini kabul etmeyen,
daha da önemlisi,
Rasulullah (sav)'in tebliğ ettiği Allah inancına çok yakın inanca sahip olanlar Mekke'de mevcuttu ve onlar hiçbir tepki ile karşılaşmıyorlardı.
Bunlardan Zeyd ibn Amr bin Nufeyl, Hıristiyanları tanıdığında; "Bizim milletimizin şirki ile bunların şirki arasında herhangi bir fark yoktur" veya "Ey Rabb! Sen şahidim ol, ben İbrahim'in dinine bağlıyım" diyecek kadar akla dayalı bir Tevhid inancına sahip olan ve Mekke müşriklerinin geleneksel birçok uygulamalarına karşı çıkan birisi idi.
Varaka bin Nevfel,
Sırma bin Enes,
Amr bin Abese,
Adiyy,
Ümeyye bin Ebi's-Salt ise diğer Haniflerden bazıları idi.
Ve onlar Mekke toplumunda hakim olan şirke bulaşmadan, şirke karşı çıkarak yaşantılarını devam ettiriyorlardı.
Açıkçası, Haniflerin statükoyu reddetmelerinin bir tepkiye neden olmaması, buna karşılık
Rasulullah (sav)'in tepki görmesi, bir çifte standart olarak görünmektedir.
Haniflerle ilgili bilgiler şunu gösteriyor ki;
Mekke müşriklerinin Rasulullah (sav)'e tepkilerinin nedeni,
geleneklerinin aşağılandığı konusu olamaz. Bunların dışında acaba Rasulullah (sav)'e karşı güven duymadıkları, davasını devam ettirmesi durumunda, hakimiyeti ele geçirmesinden ve böylelikle bir despot, zalim olmasından korkuyor olmaları ve önceki gerekçelerini de buna bağlı olarak ifade ettikleri düşünülebilir mi?
Olabilir ancak bu, onların dahi ifade etmek gereği duymadıkları bir durumdur. Zira onların, Rasulullah (sav)'e "Emin" sıfatıyla anacak kadar güvendikleri, onun dürüstlük ve doğruluğundan hiç şüphe duymadıkları, hakkında olumsuz kanaatlere sahip olmadıkları gayet açık olarak bilinmektedir.
Onlar; "Senin yalan söylediğine hiç şahit olmadık" diyerek Rasulullah (sav)'e olan güvenlerini her fırsatta tekrarlamışlardır.
Bundan dolayıdır ki; yabancıların onunla görüşmesini engellemek için neler yapabileceklerini düşünüp, tartıştıkları zaman dahi, onun hakkında yalancı olduğu veya kötü niyetler taşıdığı vs. iddialarını dile getirememişlerdir. Üstelik onların Rasulullah (sav)'in hakimiyeti (yönetimi) ele geçirmesi gibi bir kuşku ve korkuları da söz konusu değildi.
Eğer öyle olsaydı, bizzat kendileri sadece birkaç taraftarı bulunan Rasulullah (sav)'e krallık, zenginlik tekliflerini tekrarlayıp durmazlardı.
Şu tekliflerde olduğu gibi:
"Eğer bu davayı mal elde etmek kaygısıyla ortaya attınsa,
sana mal verelim, en zenginimiz ol.
Şeref ve mevki istiyorsan kral yapalım.
Sana gelen bu şeyi cin getiriyorsa ve onun sana galip geldiğine inanıyorsan seni iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tedavi ettirmek için bütün malımızı sarf ederiz."
Rasulullah (sav)'e; "Sen asla yalan söylemedin, senin söylediğin her şeye inanırız" demelerine rağmen ona tepkiyi zorunlu gören müşrikler; "La İlahe İllallah" çağrısını kabulleri durumunda korkacakları şeylerle karşılaşacaklarını düşünüyor ve bunu açıkça ifade de ediyorlardı;
"Ya Muhammed! Vallahi sen bize hiç yalan söylemedin. Velakin sana uyarsak yerimizden olacağız. Bundan dolayı iman etmiyoruz."
Onlar bu sözleriyle korkularını dile getirirlerken, önceki peygamberlerin dönemlerindeki seleflerinin korkularını da yenilemekten başka bir şey yapmıyorlardı.
Örneğin; hiçbir siyasi, ekonomik, askeri güce sahip olmayan Hz. Musa ve kardeşinin;
"Ya Fir'avn! Ben alemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim" ve "La İlahe İllallah"'a inanmaya, söylemeye davet etmeleri karşısında, Mısır gibi zamanının en güçlü ve büyük bir devletinin yöneticisi olan Fir'avn ve yardımcısının; "Sen bizi babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden çeviresin de yeryüzünde büyüklük ikinize kalsın diye mi bize geldin?" demeleri anlamlı ve üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir durumdur.
Peki bütün bunlar niçin olmaktadır? Müşrikler "La İlahe İllallah" çağrısı karşısında niçin bu derece şaşkına dönüp, korkuya kapılmaktadırlar? Bütün bu ve benzeri sorular, müşriklerin söz konusu ettiğimiz gerekçelerini aşan ve nedenini başka şeylerde aramamızı gerektiren sorulardır.