Üyelerimiz görüşlerini önceden onay
olmadan anında yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü
sorumluluk yazan kullanıcılara aittir, (Bütün kullanıcıların IP adresleri
tutulmaktadır) misafir.net yöneticileri itina ile icerik kontrolleri
yapmaktadır, yine de misafir.net'te yasalara aykırı unsurlar bulursanız MSN: Private@misafir.net
adresinden bizlere ulaşabilirsiniz, gereği yapılacaktır.
Katagorisinde ve Temel Dini Bilgiler Forumunda Bulunan Tevhid ne demektir? Konusunu Görüntülemektesiniz.=>E-Le(Li)-He fiilinden gelen ilah;
kulluk etmek,
yöneltmek,
yönetmek,
hareket tarzı ve davranış biçimi tayin etmek,
kurallar koymak gibi anlamları içerir.
Dolayısıyla ilah,
insan bireyinin ve toplumunun hayat tarzını, hareket biçimini ...
Rabb'ın anlamına gelince;
o, asıl anlamıyla terbiyeyi ifade eder. Bunun içerisinde ıslah etmek, tasarrufta bulunmak, kemale erdirmek, kefil olmak, efendi olmak, sorumluluklara sahip olmak, toplamak-yığmak, başkanlık yapmak, sahip olmak gibi anlamları yüklenir. Ayetlerde ve Rasulullah (sav)'in kullanımındaki anlamın dışında Mekke müşriklerinin kullanımındaki rabb, ağırlıklı olarak üç anlamı ifade ediyordu: Tapınma, kulluk ve boyun eğme. Bunların ifade ettiği ortak anlam ise, yetki ve gücü elinde bulundurana itaat etmektir.
Bütün zamanlardaki küfrün ileri gelenleri, kendilerinin rabb olduğuna inandıklarındandır ki, yöntemleri altındaki insanlar için kanun yapma, onları bu kanunlarla yönetme hakkının kendileri için tabii bir hak olduğuna kesinlikle inanmış ve savunmuşlardır. Mekke müşriklerinin ileri gelenleri için de durum değişmez ve onlar da rabb olarak kendilerini kabul ederler. Ancak Rasulullah (sav)'e peş peşe gelen ayetler ise rabb'ın sadece Allah olduğu bildirilir. Ayetlerde Mekke müşriklerini şaşkına çevirecek şekilde Allah'ın rabb oluşuyla ilgili ayrıntılı bilgiler verilir. Bu ayetlerden bazılarına göre; Allah doğunun ve batının, insanların, sabahın, Şir'a yıldızının (bu yıldız müşriklerden bazılarının putu idi), Kâbe'nin, yüce arşın, göklerin ve yerin, doğuların, yerin ve ikisi arasındakilerin, Mekkelilerin ve atalarının, kısacası Allah her şeyin rabb'idir. Bu ise kendilerinin rabb olduğu gibi bir iddiayı ileri sürerek, sadece bir bölgenin hakimiyetini elinde bulundurmaya çalışan kişilerin (tağutların) aksine Allah'ın bütün alemlerin rabb'i olduğu ve yöneticilerin, zenginlerin vs. ancak Allah'ın hükümleriyle hükmetmeleri durumunda meşru olabileceklerini ilan ise, kendi hükümleriyle Mısır veya Mekke'yi yöneten, Fir'avn veya Mekke aristokratlarının bütün fonksiyonlarını geçersiz kılar. Onlar, menfaatlerini korumak ve devam ettirmek için rabb sıfatının sadece Allah'a ait olmasını kabul etmezler.
"La İlahe İllallah"'ın müşriklere düşündürtüp, tepkilerine neden olan diğer bir özelliği de, ilah kavramının melik kavramını da kapsıyor olmasıdır. Melik; sahip olmak, tasarrufta bulunmak, insanlar üzerinde tasarrufta bulunmak, insanları yönetip kontrol etmek anlamlarını içeren melik ve onunla aynı mastardan olan mülk, malik, milk kavramları idari konularda, yönetimle ilgili alanlarda ele alındığı zaman otorite ve hükmetme anlamlarındadır. Mekke aristokratları ilah olarak (insanların bireysel ve sosyal hayatlarını ilgilendiren konularda) kendilerini niteledikleri için, rabb sıfatında olduğu gibi melik oluşu da yine aynı şekilde, bir yönüyle kendilerine ait kılıyorlardı. Zira Mekke müşrikleri çok iyi biliyorlardı ki, ilah olan aynı zamanda rabb ve melikti de. Firavun'da Mekke'deki halefleri gibi düşünüp, inandığını görüyoruz. O, kavmine hitaben; "Mısır mülkü ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi?" derken, sahip olduklarını istediği gibi yönetip kontrol etmek ve harcamak vs. hakkında da sadece kendisine ait olduğunu ifade etmiş oluyordu. Bu durum, kendilerine peygamber gönderilen diğer kavimlerde de aynı biçimde açığa çıkar. Örneğin; Hz. Şuayb'e karşı gelen Medyen'liler, sahip oldukları mallarının isimlerini sıralayıp, onları istedikleri gibi kullanabileceklerini, kimsenin kendilerine karışamayacağını ifade ederler. Mekke müşrikleri açısından da değişen bir şey yoktur. Mademki Mekke onlarındır, o halde Mekke de (sahip oldukları beldede, mülklerinde) istedikleri gibi hareket tarzına sahiptiler. Çünkü bu mülkün malikidirler.
Ancak "La İlahe İllallah", bütün müşrikler açısından her şeyi altüst eder. Zira Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bu söz ile Allah Subhânehu Ve Teala’dan başka melik olmadığını, dolayısıyla insanlardan hiç kimsenin istediği gibi hareket tarzına sahip olamayacağını ve mallarını da istedikleri biçimde kullanma hakkına sahip olmadıklarını açıklamış olmaktadır. Diğer bir ifadeyle; "La İlahe İllallah" çağrısı, insanların bir kısmı bazı şeylere malik olduklarını ve bu mülkleri üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabileceklerini söylüyorlarsa da, insanlara böyle bir yetki verilmemiştir anlamına geliyordu. Çünkü mülk üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi, belirli sıfatlara sahip olmayı gerektirir ve bu sıfatlardan en önemlisine göre melik olmak beşeri değil, ilahi olmayı gerektirir.
Dolayısıyla sadece Allah Meliktir. İnsanlar için geçerli olabilecek tek şey ise göklerin ve yerin mülkünün sahibi olan ve bu mülkünde hiçbir ortağı olmayan Allah'ın emirlerine uymaktır. Ancak bu esaslar doğrultusunda, Allah'ın mülkünü kullanma yetkisi insana verilmiştir. Fakat bu kullanma yetkisi de sınırsız değil, Allah'ın hükümleriyle kayıtlıdır. Bütün bunlar insanın emir sahibi (ilah) olmaması nedeniyledir. Zira emir, ilah oluşu nedeniyle sadece Allah'a aittir. "La İlahe İllallah"'ın sadece benimsenen bir söz olarak ifade edilmesinin ise, Tevhid ile hiçbir ilgisi yoktur. Elbette ki, "La İlahe İllallah" bir sözdür. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem insanların bu sözü söylemelerinin Cennete vesile olacağını açıklar. Ancak bu, onu hiçbir anlam ifade etmeyen veya anlamı tam olarak bilinmeyen bir söz olarak da söyleseniz olur anlamına gelmez. Eğer böyle olsaydı, onun, Mekke müşriklerinin hiç tereddüt etmeden söyleyecekleri bir söz olacağı kesindi.
Konuyla ilgili birçok örnekten sadece birisi dahi bu tespitimizi doğrular niteliktedir. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem, Mekke müşriklerini bu sözü söylemeye davet ettiği zaman Ebu Leheb; "Sana bir söz değil, on söz söyleriz" mukabelesinde bulunur ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem'den kendilerinin söylemesini istediği sözü sorar. Söz; "La İlahe İllallah"'dır. Şaşkına dönerler birbirlerine bakıp; "Yürüyün putlarınıza bağlılığa devam edin, doğrusu arzu edilecek sadece budur" diyerek oradan uzaklaşırlar. Çünkü onlar muhtevasını çok iyi anladıkları bu sözün, kendilerinin kabul ettikleri Tevhidî unsurların eksik olduğunu, kabul etmekten kaçındıkları ulûhiyet konusunu da Tevhid'in kapsamına aldığını bilirler. Bunun ise sadece bir söz olarak söylenmekle bir anlam ifade etmeyeceğini, onun öncelikle bireysel ve sosyal yaşantıda açığa çıkması gereken hayat tarzı olduğunu anlarlar. Bu yönüyle de Tevhid'in bir defa değil, on defa dahi söyleseler, bir söz olarak kaldığı sürece bir anlam ifade etmediğini, Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem 'in de bir söz söylemekle sadece söylemeyi kastetmediğini bilirler.