Üyelerimiz görüşlerini önceden onay
olmadan anında yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü
sorumluluk yazan kullanıcılara aittir, (Bütün kullanıcıların IP adresleri
tutulmaktadır) misafir.net yöneticileri itina ile icerik kontrolleri
yapmaktadır, yine de misafir.net'te yasalara aykırı unsurlar bulursanız MSN: Private@misafir.net
adresinden bizlere ulaşabilirsiniz, gereği yapılacaktır.
Katagorisinde ve Temel Dini Bilgiler Forumunda Bulunan Tevhid ne demektir? Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Biliyoruz ki; tepkiler "La İlahe İllallah" çağrısı ile başlamış ve onun üzerinde yoğunlaşmıştır. O halde tepki ve çatışmaların nedenini bulmak için tarihi bilgiler bir yana, tepkilerin kaynağı ve hedefi olan ...
Rasulullah (sav)'in Mekkelilerden, "La İlahe İllallah" çağrısını kabul edenlere o günün iki süper devleti olan Doğu Roma (Bizans) ve Fars hazinelerini vaad etmesi de, ilgili sözün Allah'tan başka ilah/yaratan olmadığı anlamının çok dışında şeyleri ifade ettiğini açıkça göstermektedir. Rasulullah (sav) kavmine şöyle seslenir; "Ey Kureyş cemaati! Bana itaat edin ki kıyamete kadar bütün insanlar da sizin ardınızdan yürüsün" ve "Benimle birlikte "La İlahe İllallah" deyiniz. Bütün Araplar size boyun eğeceği gibi, Arap olmayanlar da size cizye ödeyecektir. Allah'a yemin ederim, Kisra'nın ve Kayser'in hazinelerini Allah yolunda harcayacaksınız." Burada düşünmek gerek. Eğer "La İlahe İllallah" bütün putları reddedip ilah/yaratan olarak sadece Allah'a inanmak anlamına gelmiş olsaydı, müşrikler yurtlarından atılmaktan niçin korkma gereği duysunlar? Yaratan olarak Allah'a inanmanın Doğu Roma ve Fars hazinelerine sahip olmakla ne ilgisi vardı? Akabe'de "La İlahe İllallah"ı kabul ettiklerini bildirip Rasulullah (sav)'i himayelerine aldıklarını açıklayan Medineli gençlerin bu tavırları bizzat kendileri tarafından "dünyaya meydan okumak" olarak izah ediliyordu. "La İlahe İllallah"ı söyleyip, küçük bir şehir devletinin dışladığı bir insanı yanlarına almanın dünyaya meydan okumakla ne ilgisi vardı? Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün ve bütün bunlar "La İlahe İllallah"ın sadece bir yaratan bulunduğu anlamının dışında başka anlamlar taşıdığının önemli ipuçlarıdır. Peki, nedir bunlar?
Ebu Cehil, Rasulullah (sav)'in getirdiklerini kabul ettiği taktirde bazı yetkilerini kaybedeceği korkusunu açıkça ifade ettiği gibi; "Ben senin bu dinini kabul edip, sana tabi olur ve Yaratan seni muhaliflerine üstün kılarsa sen öldükten sonra hakimiyet bize kalır mı?" diyenler de eksik değildi. Onlar bu söz ve teklifleriyle Rasulullah (sav)'e düşmanlıklarının asıl nedenini göstermektedirler. Yani sosyal, siyasi, ekonomik, hukuki konularda yetkilerinin "La İlahe İllallah" çağrısı ile sona erdirilmek istendiği ve bunu kabul edemeyeceklerini bildirmiş olurlar. Kur-an'dan öğreniyoruz ki, söz konusu tavırlar ve sözler, önceki peygamberlerin kavimleri tarafından da ifade edilmiştir. Örneğin, Medyen halkı; "La İlahe İllallah" çağrısına uydukları taktirde siyasi ve ekonomik yetkilerini kaybetmekten korkmuşlardır. Firavun da siyasi, askeri dolayısıyla ekonomik gücünün kaybolacağını düşünmüştür. Bundan dolayı Hz. Musa (as)'a; "Sen bizi büyünle yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin ey Musa?" demekten kendisini alamaz.
Böylece anlıyoruz ki, müşriklerin asıl tepkilerinin nedeni, "La İlahe İllallah" sözündedir.
Bu nedenle müşrikleri korkutup şaşkına döndüren ve tepkide bulunmalarına neden olan "La İlahe İllallah" kelimesinin ortaya koyduğu
emr/hüküm (hakimiyet) konusunu değinmek gerekir.
Komuta ve hakimiyet gücünün söz konusu olduğu 'emr',
'hüküm'e oranla kısmen farklı anlamlara sahiptir.
Fark, 'sebep-sonuç' ilişkisine benzetilebilir.
Buna göre emr sebep,
hüküm ise emrin gereği, sonucudur.
Yani hükümde bulunabilmek için onun dayanağı olan emretme gücünün bulunması gerekir.
Ancak ikisi arasındaki ince anlam farklılıklarına girmeden ve Kur-an'da da daha çok kullanılan hüküm kavramı çerçevesinde konuya değinecek olursak;
Ha-Ke-Me fiilinin mastarı olan hüküm (hükm) karar verme, güç, tahakküm gibi anlamları ve bunlara bağlı olarak da yönetme, idare etme anlamlarını kapsar. Hükm, bugün Türkçe de kullanılan hakimiyet/egemenlik kavramlarının eş anlamlısı olup,
üzerinde hiçbir şekilde daha güçlünün, yetkilinin bulunmadığı irade ve yetki sahibini ifade eder.
Buna göre hüküm sahibi, hükmün gerektirdiği itaatle kendisi zorunlu olmayan ve kendisi dışındakilerin itaatini isteyendir.
Kendisi itaatle sorumlu değildir, çünkü belirttiğimiz gibi kendisinin üstünde daha büyük irade sahibi, dolayısıyla hüküm sahibi yoktur.
Müşrikler hükümden pay isterken aslında hükmetme yetkisi istiyorlardı. İsteklerine göre, hükmün hiç değilse bir kısmı kendilerine ait olmalıydı. Hükümden, yani bir şey hakkında,
onun doğru-yanlış,
iyi-kötü,
güzel-çirkin,
hak-batıl,
yasak-serbest
olduğu konusunda karar verme, dolayısıyla bir şeyi yasaklama veya serbest kılma yetkisinden pay istiyorlardı.
Bu isteğin dayandığı yetkinin, bireysel konuları olduğu kadar, toplumsal konuları da kapsadığı açıktır.
Onların bu isteğine verilen cevap ise gayet açıktır;
"Hüküm yalnız Allah'ındır." (Yusuf 40),
"O kendi hükmüne kimseyi ortak etmez." (Kehf 26)
Ancak buna rağmen hüküm konusunda kendisini yetkili görenler çıkar ve hükmetmeye kalkışırlarsa, onlar Allah'ın indirdiğiyle (hükmüyle) hükmetmedikleri için kafirdirler,
zalimdirler,
fasıktırlar. Allah'ın, konuyla ilgili olarak Rasulullah (sav)'e verdiği talimat ise bu çerçevede ayrı bir önem kazanmaktadır:
"Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların; Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın! Eğer dönerlerse bil ki Allah, bazı günahları yüzünden onları felakete uğratmak istiyordur. Zaten insanlardan çoğu, yoldan çıkmışlardır. Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir? (Maide 49-50)
Ayetlerle, insanın hükmeden değil, Allah'ın hükümlerinin uygulayıcısı olduğu (olması gerektiği) açıklanır. Kısacası Hüküm Allah'ındır ve insanlar O'nun hükümlerine uymak zorundadırlar. İnsanlar için başka bir hak veya yetki söz konusu değildir. Hüküm Allah'a ait olup, insanların böyle bir yetkiye sahip olmamalarının nedeni de yine ayetlerde ayrıntılı şekilde açıklanır. Allah yaratandır, yoktan var edendir, Alemlerin Rabb’idir, yerdekilerin ve göktekilerin mutlak sahibidir, O'nun her şeye gücü yeter, mutlak galiptir, hiçbir şeye muhtaç değildir, her işi yönetip kontrol eder, her şeyi bilir, bilgisi mutlaktır. O, başkasının hükmüne muhtaç ve uymak zorunda olmayacak kadar yüce ve her türlü eksiklikten münezzehtir. O halde tüm bu sıfatların en layıkıyla sahibi olan birisi, hükümde de tektir ve buna sahip olan sadece Allah'tır. Kur-an'da emr/hüküm konusuna açıklık getirildikten sonra insanın bunlar karşısındaki konumu da açıklanır. Böylelikle insanın yaratılış gayesi de açıklanmış olur: "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat 56) Kulluğun ise rasgele şeylere ve rasgele şekilde olamayacağı, belirli esaslara göre olması gerektiği açıklanır. Bütün bunlara bağlı olarak da konu özetlenir: "İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?" (Kıyamet 36) İmam Şafiî, ayette geçen başıboş (südâ) ifadesinin emir ve yasak anlamına geldiğini, dolayısıyla ayetin anlamının; "Emir ve nehy olunmayacağını mı zanneder?" olduğunu belirtir.
Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: Mekke müşrikleri niçin "La İlahe İllallah" çağrısı karşısında emr'den payları olup-olmadığı konusunu gündeme getirdiler? Çağrıldıkları ve kabul etmeleri istenen söz ile emr arasında ilgiyi nasıl kurdular? İşte, peygamberlerin Tevhid'i tebliğleri sırasında en önemli nokta burada açığa çıkar ve benzeri soruların cevabı, Tevhid hakikatinin bütün anlamıyla açığa çıkmasını sağlar niteliktedir. Şöyle ki; Rasulullah (sav)'in müşrikleri öncelikle inanıp, söylemeye çağırdığı söz Allah'ın varlığı ve varlık olarak birliği olmayıp tek ilah olduğu konusuydu. Yani "La İlahe İllallah". Rasulullah (sav) onlara öncelikle; "Allah'tan başka Yaratan yok" gibi bir sözü kabule değil, "Allah'tan başka İlah" olmadığını kabule çağırıyordu. Müşriklerin akıllarını başlarından alan, şaşkına çeviren, korkutan da bu "İlah" konusuydu. Ve bütün problem buradan kaynaklanıyordu. Zaten ayetlerle de Mekke müşriklerinin Allah'la ilgili inançlarındaki yanlışlar tashih edilerek, Allah'ın tek ilah olduğu açıklanır. Yoksa onlara hiç haberleri-bilgileri olmadığı bir Allah inancından bahsedilmez. Böylece anlaşılmaktadır ki, "La İlahe İllallah"tan; Allah'tan başka yaratan yok anlamının veya Allah'tan başka ilah yok anlamının çıkarılması birbirinden oldukça farklı boyutlarda şeyler ifade eder. İkisinin arasında büyük fark vardır. Bu nedenledir ki birincisini müşrikler büyük oranda kabul ediyor, hatta bu biçimde kabul edenlere de (Haniflere) tepki göstermiyorlardı. Ancak ilahın sadece Allah olduğu ve bu nedenle O’ndan başka ilah olmadığı esasına gelince o zaman durum değişiyordu. Çünkü ilah konusu, en azından müşrikleri şaşkına çevirecek kadar çok şeyler ifade ediyordu.