Üyelerimiz görüşlerini önceden onay
olmadan anında yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü
sorumluluk yazan kullanıcılara aittir, (Bütün kullanıcıların IP adresleri
tutulmaktadır) misafir.net yöneticileri itina ile icerik kontrolleri
yapmaktadır, yine de misafir.net'te yasalara aykırı unsurlar bulursanız MSN: Private@misafir.net
adresinden bizlere ulaşabilirsiniz, gereği yapılacaktır.
Katagorisinde ve Temel Dini Bilgiler Forumunda Bulunan Düşünme metodumuz nasıl olmalı? Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Öte yandan hisle algılanamayan şeylerle ilgili düşünülürken, akıl yürütme eylemi bu şeylerin eseri, izi veya etkisine yöneltilir. Çünkü bir şeyin eseri, izi veya etkisi, onun varlığının bir parçasıdır.
Bir şeyin ...
Öte yandan şöyle bir görüş ileri sürülebilir: Akıl yürütmeyi, sadece kendisi veya eseri, izi ve etkisi algılanabilen şeylerle sınırlamak, sadece somut şeyler üzerinde akıl yürütülebileceği anlamına gelir. Bu ise, sadece somut maddeyi incelemeyi öngören "bilimsel metot"un, düşünmenin temelini oluşturması demektir. Bu durumda akla, "aklî metot" da ne oluyor? şeklinde bir soru gelebilir.
Bu soruya karşılık diyoruz ki, "bilimsel metot" sadece hisle yetinmez, somut maddenin deney ve gözleme tabi tutulması koşulunu da ileri sürer. "Düşünme eylemi sadece hissedilebilir şeyler üzerinde gerçekleştirilebilir" derken söylediklerimiz, deney ve gözleme tabi maddeleri kapsamına aldığı gibi, salt hissetmeyle algılanabilen şeyleri de kapsamına alır. Bu ise, "bilimsel metot"a düşünmenin temeli rolünü vermez. Böyle bir kapsam, "bilimsel metodu"un doğru bir düşünme tekniği haline gelmesini sağlar. Çünkü "bilimsel metot" eşyanın hissedilebilir (somut) olmasını öngörmesinin yanında, buna bir de deney ve gözleme tabi tutulması şartını eklemektedir.
"Aklî metot"a gelince; bu metot düşünme eyleminin hissedilebilir somut nesne üzerinde yoğunlaşmasını öngörür.
"Aklî metot", aklın tanımında temel olarak ön bilgilerin varlığını değil, hissedilebilen vakıayı kabul eder. Ön bilgiler ise, hissedilen vakıa üzerinde akıl yürütmek için şarttır. Aksi takdirde hissedilen vakıa, sadece "hissedilen bir vakıa" olmaktan öteye geçmez. Akıl yürütmede temel olan, düşünme eyleminin hissedilebilir bir vakıa üzerinde gerçekleşmesidir. Yoksa bir şeyin varlığına ilişkin tahmin veya varsayımda bulunmak değildir. Bu nedenle ilk insanın düşünme biçimini ortaya koyma çabaları, akıl yürütme olarak kabul edilmez. Çünkü ilk insan şu anda hissedilebilir somut bir vakıa değildir. Oysa şu andaki insan, hissedilebilir somut bir vakıadır. Dolayısıyla şu andaki insana bakarak, ilk insanın nasıl düşündüğü araştırılır. Sonra da araştırmadan elde edilen sonuç insan cinsine uygulanır. Çünkü değişmeyen tek bir cins ve türe ait olan bir şey aynı tür ve cinsin tamamı için de aynıdır. Örneğin, toprak molekülü veya belli bir toprağı ele alalım, söz konusu toprak molekülü hakkında his yoluyla elde edilen tüm bulgular, tüm toprak cinsi veya türü için de geçerlidir. Molekülünü ele aldığımız bu toprak ister yaşadığımız çevrede bulunsun ister bulunmasın, ister üzerinde fikir yürütülsün ister yürütülmesin sonuç değişmez. Demek ki önemli olan, üzerinde fikir yürütülen eşyanın hissedilebilir bir gerçeğe, vakıaya veya bu gerçeğin eseri, izi ve etkisine sahip olmasıdır. Kendisi veya eseri, izi ya da etkisi hissedilmeyen şey hakkında akıl yürütülemez.
Bu bakımdan açıkça bilinmelidir ki, varılan yargılar ve edinilen bilgiler bir vakıaya, yani gerçekliğe dayanmıyorsa veya bu vakıa varsayımlara dayalı olarak elde edilmişse, bu durumda bir düşünce veya aklın ortaya koyduğu bir üründen söz etmek mümkün değildir. Zira akıl, hissedilebilir bir vakıa veya onun eseri, izi, etkisi olmadan işlevini yerine getiremez. Dolayısıyla akıl, ancak vakıa veya vakıanın eseri, izi ve etkisi üzerinde yürütülebilir. Bunun dışında aklî eylem meydana gelmez. Kitaplara geçmiş öyle çok şey vardır ki, bunları aklın ürünü olarak kabul etmek mümkün değildir. Dolayısıyla düşünceden de sayılamazlar.
Bu noktada biraz da "Mugayyebât", yani "somut olanın dışında var olan şeyler"i irdelemek gerekir. "Somut olanın dışında var olan şeyler" derken hem düşünen kişinin gıyabında gerçekleşen şeyler hem de hissin gıyabında gerçekleşen şeyler kastedilmektedir. Bu bağlamda beynin, "somut olanın dışında var olan şeyler"le meşgul olması düşünme eylemini yerine getirdiği anlamına gelebilir mi? Soyut şeyler hakkında ileri sürülen görüşler "düşünce" olarak addedilir mi?
Düşünen kişinin gıyabında gerçekleşen şeyler yani mugayyebât, aslında yok olmayan şeylerdir. Hissi sadece düşünen kişi beyne nakletmez. Herhangi bir insan herhangi bir şeyi beynine nakledebilir. Sözgelimi bir kişi daha önce görmediği Mekke veya Kâbe'yle ilgili düşünme eylemine giriştiğinde, bu kişinin soyut bir şeyi düşündüğü söylenemez. Çünkü bu kişinin, hakkında fikir yürüttüğü şey somuttur. Bir şeyin somut olması için bu kişinin illa onu hissetmesi gerekmez. Somut olan şey, bünyesinde hissedilebilirlik özelliğini taşıyan şeydir. O halde düşünen kişinin gıyabında var olan şeyler de somut şeylerdir ve beynin bu gibi şeylerle meşgul olmasını "düşünme eylemi" olarak kabul etmek mümkündür. Bu açıdan binlerce yıl sonra kaydedilmiş olsa bile "tarih" düşünceler manzumesi olarak kabul edilebilir. Aynı şekilde antik bilgiler de düşünceden sayılabilir. Bu bilgilere ilişkin yapılan düşünme eylemi binlerce yıl sonra gerçekleşse bile sonuç değişmez. Çok uzak mesafelerden gelse bile telgraf haberleri düşünce olarak nitelenebilir. Beyin bu haberler üzerinde yoğunlaşırsa, düşünme eylemi gerçekleştirilmiş sayılır. Öyleyse düşünen kişinin gıyabında var olan şeyleri de somut, hissedilebilir şeyler olarak addetmek gerekir. Çünkü hissin sadece düşünen kişiye has olması şart değildir. His, insana herhangi bir şekilde ulaşabilir. Kişi, duydukları veya okuduklarıyla da hissedebilir. Demek ki bilgi, somut, yani hissedilebilir bir gerçeğin, vakıanın ürünü olmadıkça "düşünce"ye dönüşemez. "Düşünce", somut vakıa veya bu vakıanın eserini, izini, etkisini bilmektir. "Düşünme" ise, beynin hissedilebilir bir vakıa veya bu vakıaya ait eser, iz ve etki ile meşgul olmasıdır. Hissedilebilir bir vakıa veya bu vakıanın eseri, izi, etkisi olmaksızın ne düşünce ne de düşünme söz konusu olabilir.
Hissin gıyabında var olan şeylere gelince, işte "Mugayyebât" olarak adlandırılan şeyler bunlardır ve yukarıda sorulan soru da bunlarla ilgilidir.
Hissin gıyabında var olan soyut şeylerle ilgili atılması gereken ilk adım, soyut şeyleri ele almaktır: Eğer soyut şey, varlığı kesin delillerle ispatlanmış kesin bir kaynaktan nakledilip aktarılmışsa, "düşünce"nin varlığından söz edilebilir. Bu tip düşünceyle meşgul olan beyin de düşünme eylemini yerine getirmiş olur. Zira soyut şeyle ilgili aktarımda bulunan kişi ve onun sözleri, "his" ve "kesin düşünce" yoluyla tespit edilmiştir. Bu nedenle soyut şeyin, aslında kendisi veya onun eseri, izi, etkisi somut olan bir kaynaktan ortaya çıktığı kabul edilir. Üstelik kaynağın varlığının yanısıra, kaynağın doğruluğu da "kesin düşünce"yle tespit edilmiş olur. Soyut şeyi aktarma işlemi ister "kat'i" ister "zanni" delille tespit edilmiş olsun, burada hem "düşünce" hem de "düşünme" den söz etmek mümkündür. Zira aktarma işleminin bir "düşünce" olarak kabul edilmesi için, böyle bir aktarımın var olup olmadığı ve aktarım işleminin doğru yapılıp yapılmadığına bakılır. Aktarımda bulunulan sözün doğruluğuna bakılmaz. O halde varlığı kesin delille tespit edilen kaynakların ortaya çıkardığı soyut şeyler "düşünce", beynin bu şeylerle meşgul olması ise "düşünme"dir. Söz konusu soyut şeylerin doğruluğunun ise, kat'ilik veya zanniliğin baskın olduğu yollarla ortaya çıkarılması mümkündür.
Varlığı ve doğruluğu kesin delillerle ispatlanmış soyut şeylerin doğruluğunu kesin bir şekilde kabul etmek gerekir. Böyle bir durumda ısrarla şüpheci bir yaklaşım içinde olmak doğru değildir. Aktarımda bulunulan soyut şey "zanni" bir şekilde elde edilmişse, bu durumda bu bulguya kesin olmayan bir bulgu gözüyle bakmak gerekir. Ancak her iki durumda da hem düşünce hem de düşünme eyleminden söz edilebilir. Bu bağlamda Müslümanların, delil olarak göstermeye elverişli "ahad" hadislerden ve Kur'an-ı Kerim'den aldıkları hükümler de "düşünce" kapsamına girmekte olup bunlar akıl yürütmeye elverişlidirler.
Varlığı ve doğruluğu kesin bir şekilde ortaya konmamış olan soyut şeyler ise, "düşünce" değildirler. Bu tip soyut şeylerle meşgul olan beyin, "düşünme" işlevini yerine getirmiş olmaz. Bu gibi şeyler, varsayım ve kuruntudan öteye geçemez.
Varlığı ve doğruluğu kesin delillerle ortaya çıkmadıkça soyut şey "düşünce" olarak kabul edilip "düşünme eylemi"nin gerçekleştirilmesi için uygun olamaz. Zira soyut şeyler, temel olarak hissedilebilir olana, yani soyut şeye dayanmaktadır. Sonuçta soyut şeyi hisseden veya varlığı ve doğruluğunu kesin delillerle saptayan, insandır. İnsanın hissetmediği veya varlığını ve doğruluğunu kesin delillerle ispatlamadığı soyut şeyler, hissedilebilir somut şeyler olmadıklarından "düşünce" den sayılmaz. Beynin bu yolda çalıştırılması da "düşünme"yi doğurmaz. "Düşünme", beynin hissedilebilir somut varlıklar veya bu varlıkların eserleri, izleri ve etkileri üzerinde yoğunlaşmasıdır ki "düşünce" bu yoğunlaşmanın sonucunda ortaya çıkar.
KAİNAT, İNSAN ve HAYAT HAKKINDA AKIL YÜRÜTME SİSTEMATİĞİ
Kâinat, insan ve hayatı araştırmak, "doğa"yı araştırmaktan farklıdır. Çünkü "doğa"; kâinat, insan ve hayata oranla daha kapsamlı bir kavramdır. "Kâinat, insan ve hayat"ı araştırmak, "alem"i araştırmaktan da farklıdır. Çünkü "alem", Allah'ın dışındaki her şeyi kapsar. Bu açıdan "alem", melekleri, şeytanları ve doğayı da kapsamına alır. Dolayısıyla "biz kâinat, insan ve hayat hakkında araştırma yapıyoruz" dediğimizde, bu sözümüzle ne "doğa"yı ne de "alem"i kastediyoruz. Bizim bu sözden kastımız, sadece kâinat, insan ve hayat hakkında akıl yürütmektir. Çünkü insan, kâinatta yaşar. Bu nedenle insanı, kâinatı ve hayatı tanımak zorundadır. Bu durumda doğayı araştırmak gibi bir misyon yüklenmez. Zira doğayla ilgili araştırma yapmak, ona kendi türü, hayatı ve yaşadığı kâinat hakkında bir fayda sağlamayacaktır. Aynı şekilde melek, şeytan gibi doğa ötesi varlıklara ilişkin araştırma yapmak da onu ilgilendirmez. Çünkü bunları araştırmak, insanda bir "düğüm" oluşturmaz. Çünkü insan, kendi varlığını, hayatını ve yaşadığı kâinatı hisleriyle algılar. İnsan, olayları ve eşyayı birbirinden ayırt edebilme safhasına geldiğinde kendi kendine birtakım sorular sormaya başlar:
Kendi varlığından, annesinin, babasının, hatta en uzak dedesinin varlığından önce ne vardı? Kendisinin veya diğer insanların yaşamakta oldukları hayattan önce bir şey var mıydı, yok muydu? Kâinatta görmekte olduğu yeryüzü ve güneş, adlarını duymakta olduğu yıldızlardan önce bir şey var mıydı? Bunlar ezeli mi, yoksa bunlardan önce ezeli bir varlık var mıydı? Kâinat, insan ve hayatın sonrası var mı, yok mu? Ebediyete kadar böyle mi devam edecekler, yoksa bir gün yok olup gidecekler mi? İnsan, kendisine bu tip soruları sık sık sorar. Yaşadıkça bu tip soruların oranı gittikçe artar. Zamanla bu durum, onda öyle "büyük bir düğüm" meydana getirir ki, insan sürekli onu çözmekle uğraşıp durur. İnsanın kendisine sorduğu bu sorular, onun bir vakıayı öğrenme arayışlarının sonucudur. Başka bir ifadeyle bu sorular, bir vakıanın duyu organları aracılığıyla beyne iletilmesi işlevini görürler ve böylece insan vakıayı hissetmiş olur. Ancak kişinin elindeki bilgiler, söz konusu "büyük düğüm"ü çözmesine yetmez. Büyüdükçe daha çok bilgiye sahip olur ve her defasında elde ettiği bilgilerle vakıayı yorumlamaya yeltenir. Bütün bu girişimlerden sonra vakıayı "kesin" bir şekilde yorumlayabilirse, aynı sorularla bir daha karşı karşıya kalmaz. Dolayısıyla "büyük düğüm"ü çözmüş olur. "Kesin" bir şekilde söz konusu vakıayı yorumlayamadığı takdirde kendi kendine sorular sormaya devam eder. Zaman zaman geçici çözümler bulur, fakat soru işaretleri tekrar ortaya çıktığı zaman "büyük düğüm"ü çözemediğini anlar. Böylece kafasındaki sorular zinciri doğal bir biçimde devam eder. Fıtratının -ki buna "dinamik enerji" veya "duygu" da denebilir- tasdik ettiği cevapları buluncaya kadar kafasındaki sorular sürüp gider. Kişi fıtratıyla uyumlu cevaplar aldığında ise, "büyük düğüm"ü kesin bir şekilde çözüp bu sorulardan kurtulmuş olur. Aksi takdirde sorular peşini bırakmaz ve onu rahatsız etmeye devam ederler. Kısaca, kişi, doğru veya yanlış olsun kendisini tatmin eden bir çözüm bulmadığı sürece huzursuz olma akibetinden endişe etme halinden kurtulamaz.
İşte insanda, "kâinat, insan ve hayat hakkında akıl yürütme" böyle gelişir. Her insan, doğal ve zorunlu olarak bu üç unsur hakkında akıl yürütür. Zira insanın varlığı böyle bir akıl yürütme eyleminin oluşumunu zorunlu kılar. İnsan hissi sürekli bu üç unsuru algılamakla meşguldür. Zaten insanın düşünceye ulaşma çabasını körükleyen de bu histir. Bu nedenle kâinat, insan ve hayat hakkında akıl yürütmek, insan için vazgeçilmez bir unsurdur.
Kaldı ki insanın zorunlu olarak hissettiği bu üç unsuru, sadece sezmesi bile tek başına, kişinin kendisinde mevcut olan veya başkasından talep ettiği bilgi ya da çözümlerin devreye girmesi için yeterlidir. Çünkü insan, fıtratında var olan otomatik bir dürtüyle problemleri çözme isteği duyar. İnsan, sürekli bu "büyük düğüm"ü çözme çabasındadır. Ancak tüm bu soru işaretleriyle uğraşıp bunlara cevap bulmak için göstermiş oldukları yoğun çabalar sonucunda değişik çözümler bulurlar. Kimileri bu sorulardan kaçar, kimileri sorulara cevap arama girişimini sürdürür. Ergenlik çağına varmamış çocuklar ise sorularının cevaplarını ailelerinden alırlar. Çünkü çocuklar dünyaya sorulardan soyutlanmış bir halde gelirler. Ancak etraflarında olup biteni fark etmeye başladıklarında kafalarında çeşitli sorular belirmeye başlar.
Bu dönemde aileler, onların sorularını cevaplamayı üstlenirler. Çocuklar, ailelerine veya işlerini yürüten kişilere duydukları güvenden dolayı onların verdikleri cevapları kolayca kabullenirler.
Cevaplarını güven duydukları kişilerden aldıklarında huzur içinde kendilerini onlara teslim ederler. Ergenlik çağına erişenlerin ezici bir çoğunluğu, çocukken aldıkları bu cevaplarla yetinirler.
Bunların az bir bölümü ise, küçükken aldıkları cevaplardan tatmin olmadıklarından kafalarında tekrar soru işaretleri belirir. Bu yüzden "büyük düğüm"ün çözülmesi yolunda küçükken aldıkları cevapları buluğ çağında tekrar gözden geçirip bu düğümü kendi başlarına çözmeye girişirler.
"Büyük düğüm"ü çözmek için düşünme,
yani kâinat, insan ve hayatı düşünme, insan için vazgeçilmez bir zorunluluktur.
Ne var ki insanların bir kısmı "büyük düğüm"ü kendi kendine çözmeye çalışırken, bir kısmı küçükken aldığı cevaplarla çözmüş olurlar. Her iki çözüm biçiminde de eğer kişi, fıtratına uygun bir çözüm bulup ona itimat ederse, tatmin olmanın verdiği hazla rahatlar, mutlu olur. Kişinin bulduğu çözüm fıtratıyla uyum içinde değilse, bulduğu bu çözüme itimat etmez. Sorular peşini bırakmaz. Kişi bu hususta renk vermese de, sorular ona büyük bir sıkıntı verir. İşte bu yüzden, insan, "büyük düğüm"ü çözmeye girişirken, fıtratına uygun bir çözüm üzerinde akıl yürütmelidir.
Gerçi "büyük düğüm"ü çözmek amacıyla akıl yürütmek, her insanda doğal, hatta zorunlu olarak gelişir. Ancak bu gelişmenin seyri doğru olabildiği gibi, yanlış da olabilir. Hatta insanda düşünmeden kaçış biçiminde de ortaya çıkabilir. Şu var ki, her halükarda yapılan düşünme eylemi, "akli metot"a aykırı değildir.
İnsan, kâinat ve hayatı maddeye indirgeyip incelenecek bir şey varsa onun da ancak madde olduğuna karar verenler, düşünme eylemini insan, kâinat ve hayat üzerinde yoğunlaştıracaklarına, madde üzerinde yoğunlaştırmaktadırlar. Madde üzerinde yoğunlaşmak, doğal ve zorunlu düşünme biçiminden kaçış olduğuna göre, onların bu yöntemleri, kendilerini sağlıklı olmayan bir düşünme biçimine sevk etmektedir. Çünkü madde laboratuar koşullarında incelenebilir, fakat insan, kâinat ve hayat bu koşullarda incelenemez. İnsanın kafasındaki soru işaretleri "akli metot"la çözülmesi gerekirken, adı geçen üç unsuru maddeye indirgeyenler "bilimsel metot"a başvuruyorlar.
Halbuki bu şekilde doğru bir çözüm elde etmeleri mümkün değildir. "Büyük düğüm"ü çözme yolunda getirdikleri çözüm yolları insan fıtratıyla uyumlu olmadığından, sadece bireysel bazda kalmakta, herhangi bir toplum, halk veya ümmete hitap etme kabiliyetinden yoksun olmaktadır. Böylece halk veya ümmet, fıtratına uygun birtakım çözümler getirilmediği için sürekli bocalamaktadır.
Sorular insanların peşini bırakmaz. Sorun sadece toplumun değil, materyalist çözümü kabul eden bir çok ferdin de kafasını meşgul eder.