Üyelik tarihi: Apr 2007
Nerden: HAMBURG
Teşekkür & Tepki Teşekkür: 654
Tepki:0
Karizma REP Gücü : 1763
REP Puanı : 135
REP Seviyesi :
İletişim
Reklam Alanı Kötülüğümden Korkmuyorum CEZMİ ERSÖZ...........
Kötülüğümden korkmuyorum... Bırakıyorum kendimi ona. Diplere doğru usul usul sürüklenişimizi seyrediyorum...
Sürüklendikçe anlıyorum ki kötülüğüm benden daha eski, benden daha gerçek. Ve benden daha cesur.
Hiçbir dostumun öğretmediği, hiçbir kitapta yazılmayan şeyler öğreniyorum ondan...
Hayat derinleşiyor. Kentler büyüyor. Sokaklar ıssızlaşıyor. Canı yanmış çocukluğum geçiyor yanımdan. Hem bilge, hem ezberci. Hem inanmış, hem korkak. Bağırıyor sesini arayan sesinle: Sevmeye acele et... Çok az zamanın kaldı. Sevmek için acele et...
Kötülüğüm hayatımı derinleştiriyor, sezgilerimi aydınlatıyor ve büküyor boynumu. Kendimi tanıdıkça tedirginliğim artıyor. Azalıyor yalanlarım. Adımı ve bildiğim bütün buyrukları geçersiz kılmak istiyorum...
Kendimi gizli bir zevkle hayal kırıklığına uğrattıkça, kutsallık adına ne varsa ayaklarımın altında ezmek istiyorum...
Dünyanın nereye gittiğini kendimden başka kimseden öğrenemem. Çünkü o büyük hayat yalanı beni bana emanet etti sonunda...
Kimse kendisini anlatmadı bana. Kendileri diye korkularını anlattılar. O büyük yaşama korkularını...
Bu yüzden çoğu kez unuttum onlarla birlikteyken neden yaşadığımı.
Çünkü insan ne için yaşadığını ancak kötülüğüyle yüzleştiği zaman anlıyor..
Karanlığımın her derinliğinde anlamı yeniden değişiyor ne için yaşadığımın...
Karanlığımda yol aldıkça anlıyorum ki artık unutturamazlar bana niçin yaşadığımı. Çünkü sınırların ne denli anlamsız olduğunu bu yolculuklarda öğreniyorum ben.
Ve bir su gibi yaşamanın ne denli büyüleyici olduğunu... Sevginin ve özgürlüğün bir su olduğunu; başkalarının arzuları ve sevgileri içinde yolculuk yapmanın ancak su gibi yaşayarak mümkün olacağını orada anlıyorum...
En dibe indikçe, su gibi yaşayan birisine sonsuz bir inançla bağlanmanın ne denli vazgeçilmez olabileceğini bir kez daha anlıyorum...
Ama çok yorucuydu sonra yukarı çıkmak. Bir kez olsun kötülüğünde yolculuk yapmamış, onunla sınanmış sahte doğrularıyla hep korunaklı duran, o bencil, o sığ insanların arasında dönmek çok zordu...
Çok zordu onlarla iyi ve normal insanlar nasıl yaşamalı, oyununu oynamak...
Hayat dururdu benim için böyle anlarda. Zevk alıyormuş gibi yapardım. Mutluymuş ve bu mutluluğumu onlara borçluymuşum gibi yapardım. Hiçbir şey öğrenmezdim onlardan. Ama öğreniyormuş gibi yapardım. Sınırları çiğneyip ötelere gidip geldiğimi söyleyemezdim onlara...
Sonra ilaç isimleri verirdik birbirimize. Psikiyatristlerin telefon numaralarını... Ortaya çıkmasın diye oynadığımız iyilik oyununun arka yüzü, birbirimize fazladan iyi davranırdık.
Eşyaların bizi yendiğini gizlemek için bilgece sözler söylerdik, ezberimizde sakladığımız...
Gömüldükçe içimize daha da zorlaşırdı yaşamak. Zorlaşırdı bu boşlukları saklayarak yaşamak...
Birbirimizden boşluklarımızı saklamanın adı, yaşama sanatı olurdu...Hayatın anlamını sorguladığımız gecelerin sonunda birbirimize verdiğimiz kazakları geri isterdik sahte bir utangaçlıkla... Güçlendikçe ve hayatımızı garanti altına aldıkça nedense aklımıza dışlanmışları, itilmişleri ve yoksulları yazmak düşerdi. O uslu, o durmuş oturmuş, o evcilleşmiş sözcüklerimizle onları bir kez daha dışlanmışlığa ve yoksulluğa mahkum ettiğimizi bilsek de yazıp dururduk... Yazardık, sanki hayatı dondurmak, herşeyin adını koyup susturmak ve hareketsiz kılmak istercesine, yazardık...
Yaşamak profesyonelce olmalıydı. Sevmek, ihanet etmek, ölmek, hasret çekmek, dünyayı değiştirmek, devrimcilik bile profesyonelce olmalıydı...
Oysa insan nasıl sevebilir, nasıl ölebilir profesyonelce...
Anladım, hiç sevmiyorum kötülüğüyle yüzleşmeyen o sahte iyileri, o ufku dar ve ölçülü kalpsizleri...
Kendi kötülüğünden korkup, o sınanmamış ve ödünç ahlaklarına sımsıkı sarılan ve oradan herkesi kolayca yargılayanları sevmiyorum...
Sevmiyorum onlardaki kendimi...
O basit, o can sıkıcı mutluluklarını korumak için sınırlarını sonsuza dek kapatıp, hayat hakkında yeni bir şeyler öğrenmeyi kendilerine yasaklayanları sevmiyorum...
Bu yüzden garip bir derinlik ve korkunç bir sığlık arasında gidip geliyorum onlarla birlikteyken...
Çünkü ben indim kendi karanlık derinliğime,bu yüzden artık hiçbir kelime taşıyamıyor aşklarımı, yalnızlıklarımı, o derin sevdalarımı...
Gördüm orada, en dipteki yaramı... Anladım ki yıllardır bu yara bağlamış beni hayata... Her soluk aldığımda bu yarayı hissettiğim için, sevmeye böylesine çok acele etmişim... Anladım büyük bir cesaretmiş bu yarayla yaşamayı göze almak...
Orada, en dipte gördüm seni. Kendi kötülüğümde gördüm senin kötülüğünüir gözün acımasız bir pençe gibiydi. Öbür gözün çok kırılgan ve delice hasretti sevgiye...
Boşuna boyun eğmedim kendini savunan o acımasız pençe gözüne... Ne kanlar akıttım o sevgisiz gözüne...
Senin o çok kırılgan ve sevgiye delice hasret duyan gözünü içime aşkla almak için kendi kötülüğüme kimbilir kaç kez gidip geldim...
Birtek seni, ama bir tek seni sevmek için kimbilir kaç kişiye kötü olup geldim...
Hadi, kurtar gözlerini birbirinden; hadi sen de bir kez olsun bırak kendini kötülüğüne. Karış ona. Tıpkı bir su gibi. Ne için yaşadığını bir de orada gör... Sınırlarını onda yık...
Su taşır hasretleri. İnsan suya karşı koyamaz..
İn bir su gibi kötülüğüne, orada, en dipte beni bulacaksın. Orada çocukluğunu bulacaksın. Sevgiye acele et... Çok az zamanın kaldı, diyen çocukluğunu.
Orada senden daha eski, daha gerçek, senden daha cesur kendini göreceksin...
Orada seni hayata bağlayan o derin yaranı göreceksin...
Orada o acımasız bir pençe gibi olan gözüne ağlayan o çok kırılgan ve o sevgiye delice hasret duyan gözünü göreceksin...