Üyelik tarihi: Jul 2006
Yaş: 30
Teşekkür & Tepki Teşekkür: 0
Tepki:0
Karizma REP Gücü : 10
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
İletişim
Reklam Alanı Atatürk ve Din İBADET DİLİ OLARAK TÜRKÇE VE ATATÜRK’ÜN BU KONUDAKİ DÜŞÜNCELERİ
Türklerin Şamanizm, Budizm, Manihaizm gibi dinleri terk edip İslâmiyeti kabul etmeleri 900’lü yılların ilk yarısına rastlar.
Talas Meydan Savaşı’nda (751) Arapların Çinlileri yenip Orta Asya’da üstünlük sağlamaları, yeni bir dinin temsilcileri olarak ortaya çıkmaları Türklerin dikkatini çekmiştir. Türkler, Orta Asya’da Arap hâkimiyeti karşısında endişelidir. Öte yandan akla, mantığa, insancıl değerlere dayanan; iyiliği, doğruluğu, hoşgörüyü temel alan bu yeni din Budist, Manihaist, Hıristiyan Türklerin yapısına, değer yargılarına daha uygun düşmüştür. Bununla birlikte, Türklerin bu dini seçmeleri epeyce zaman almıştır.
Büyük bir topluluk olarak İslâmiyet’in Türkler tarafından kabul ediliş yılını bilginler 960 olarak verirler. Bu tarihte 200.000 çadır halk Maveraünnehir’de toptan Müslüman olmuştur. A. İnan ise, 920’de Orta Tiyanşan’da Karahanlılar’ın İslâmiyet’i kabul ettiklerini, 940-950 arasında da bu dinin Ural ve Sibirya’ya doğru yayıldığını söyler.
Buhara, Semerkant, Kâşgar, Herat gibi çeşitli dinlerin bir arada yaşadığı şehirlerde açılan medreseler, İslâmî bilgiler öğretmeye başlamışlardır. İslâmî bilimlerin okutulduğu bu medreselerde Farabî, Zemahşerî gibi pek çok ünlü Türk bilgini yetişmiştir.
Öte yandan Kur’an bu dönemde dili açısından Türkler ve Farslar için yeterince aydınlatıcı değildi. Önce Farslar (961- 976), daha sonra Türkler Kur’an’ı kendi dillerine çevirmeye, içeriği hakkında daha geniş bilgi edinmeye koyulmuşlardır. Bu çeviriler meal ve tefsir kitapları olarak ortaya konmuş, ilk çevirileri yenileri izlemiş, daha sonraları Kur’an bilgilerini içeren, onları yorumlayan başka İslâmî eserler de yazılmıştır.
Devlet ve millet yönetimini işleyen Kutadgu Bilig (1069) bu yeni uygarlık içinde ortaya konmuş ilk büyük İslâmî eserdir. Divanü Lûgati’-t-Türk de bu çağda yazılmış ilk Türk eserlerindendir. Her iki eserde de İslâm dinine övgüler vardır. Kutadgu Bilig’de söze, Tanrı’yı anmayla başlayan Yusuf Has Hacip, katışıksız, arı bir Türkçe ile yalvarışını şu kelimelerle dile getirir: Tengri (Tanrı), ululuk idisi (ululuk, büyüklük, yücelik sahibi), yerni kökni yaratkan (yeryüzünü ve gökyüzünü yaratan), kamug tınlıglarka ruzi bergen (bütün canlılara yiyecek, içecek veren, onların yaşamasını sağlayan), törütken (yaratan, türeten) vb.
Öteki Türkçe eserlerde geçen yazık (günah), yazıklı (günahkâr), yalvaç veya yalavaç, elçi (peygamber, resul) yarlıgamak (mağfiret etmek), yükünmek (secde etmek) vb. saf, öz, arı Türkçe kelimeler dönemin ilgi çekici özelliğidir. Hele, Dede Korkut’ta geçen Tanrı’nın birliğini doğrulamak anlamındaki şahadet sözünün parmak götürmek (parmak kaldırmak) fiiliyle anlatılışı ilgi çekicidir.
Beliren bu ihtiyaçtan dolayı Kur’an’ın daha sonraki yüzyıllar içinde pek çok çevirisi yapılmıştır. Bugün Türk, Rus, Fransız, Alman, İngiliz kütüphane ve müzelerini süsleyen bu eserlerde Türkçe’nin Kur’an dili olarak yansıması birer şaheser olarak nitelendirilebilir.
Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü öğretim üyelerinden A. Topaloğlu’nun Kültür Bakanlığınca yayımlanmış olan doçentlik tezinde, söz konusu XV. yüzyıla ait Kur’an tercümesinde yüzde yetmiş oranında Türkçe kökenli kelime kullanıldığına işaret edilir.
Anlaşmanın, yararlanmanın öngörüldüğü ve bu sebeple sade ve arı bir Türkçe ile ortaya konmuş bu tür eserler son yüzyıla gelince özelliğini yitirmiş, yabancı kökenli dinî terimler giderek ağırlık kazanmıştır. Cumhuriyet döneminde bazı meal ve tefsir kitaplarının Türkçe kelimelerle ifade edilmesi gündeme gelmişse de bu eski geleneğe bağlı olarak, doğu kökenli kelimeler, tamlamalar ve dinî terimlerle tefsir kitapları yazmaktan, Kur’an çevirileri ortaya koymaktan, İ. H. Baltacıoğlu’nun çalışması dışında, pek vazgeçilememiştir. Esbab-ı nüzul (indirilme sebepleri), müşrikler (ortak koşanlar), rahman ve rahim (bağışlayan, esirgeyen, bağışlayıcı, esirgeyici) vb. sözlerle yazılmış meal ve tefsir kitapları, Kur’an’dan yararlanmayı engeller. Okullarda Arapça ve Farsça’nın okutulmadığı Cumhuriyet çağında, söz konusu kelime ve terimler Kur’an’ın özünü, temel düşüncelerini öğrenmeyi zorlaştırdığı bir gerçektir. Bu şartlar altında Türkçe’ye önem vermek, Türkçe ifade etmeye gayret etmek, başvurulacak tek yoldur. Pek çok kimse, camide hocanın dile getirdiği konular içinde sık sık da Arap aksanıyla geçen yüzlerce soyut kelimenin ne anlama geldiğini bilememektedir.
Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar, ibadetin yapıldığı camilerde, mescitlerde genellikle Arapça hâkimdir. Hutbede bile, verilen bilgiler Arapça’dır. Türkçe ifadeler içinde ise sözlerin çoğunu Arapça ve Farsça kökenli terimler oluşturmaktadır.
Bütün Türk toplumunca bu durum açıkça görülmesine rağmen herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Bu konuda yazılıp çizilenler uygulamaya konulamamıştır. Bu durumu yakından gören M. Kemal Atatürk, o yıllarda düşüncelerini ortaya koyacak zamanı ve yeri kollamaktadır. Bir hareket adamı olan Atatürk, o güne kadar cesaretle uygulamaya konamayan ancak sözde kalan bu önemli konuyu, Balıkesir’deki ünlü konuşmasıyla ele alır. İslâm dininin esaslarını ana dilinde ifade etmenin kapılarını açar. Hutbelerin Türkçe verilmesi, ezanın Türkçe okunması bu yoldaki önemli adımlar olmuştur.
Atatürk’ün bu konuşmasını, tam olarak kendi dilinden eski yazılı asıl metnine dayanarak aşağıda veriyoruz. Bugün için eskimiş bazı kelimeler Atatürk’ün bu nutkundan yararlanmayı zorlaştırabilir. Bu sebeple karşı sayfada bugünkü dille metnin bir aktarması yapılmaya çalışılmıştır.
Atatürk’ün Balıkesir’de (Zağanos Paşa* Camii) yaptığı konuşma Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri adlı kitapta da yer almıştır. Fakat buradaki konuşma asıl metnin çok kısa bir bölümüdür. Dayandığı kaynağın sayfa numarası yanlıştır. Türkçeleştirelim derken eleştirilebilir bazı kişisel müdahaleler yapılmıştır. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’ni esas alanlar da kendilerine göre bazı düzeltmelere gitmiş, bu arada bazı hatalar yapmışlardır. Eski yazısından yeni harflere aktaranlarda da çeşitli hatalar ve kişisel müdahaleler vardır. Bunların neler olduğu üzerinde durmak isteyenler aşağıdaki metinle yayımlanmış diğer metinleri karşılaştırabilirler.
Eski harflerle 1339 (1923)’da yayımlanmış olan bu metin, Atatürk’ün diğer konuşmalarıyla bir arada Ankara’da basılmıştır.
KAYNAK : Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR