Tekil Mesaj gösterimi
Alt 07-24-2008, 13:41   #3 (permalink)
tahsinkaya33
Moderator
 
tahsinkaya33 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
tahsinkaya33
Kullanıcı No: 157926
Konu Sayısı: 54
Mesaj Sayısı: 1,208
Üyelik tarihi: Jun 2008
Teşekkür & Tepki Teşekkür: 3
Tepki:0
Karizma
REP Gücü : 834692
REP Puanı : 16693561
REP Seviyesi : tahsinkaya33 has a reputation beyond reputetahsinkaya33 has a reputation beyond reputetahsinkaya33 has a reputation beyond reputetahsinkaya33 has a reputation beyond reputetahsinkaya33 has a reputation beyond reputetahsinkaya33 has a reputation beyond reputetahsinkaya33 has a reputation beyond reputetahsinkaya33 has a reputation beyond reputetahsinkaya33 has a reputation beyond reputetahsinkaya33 has a reputation beyond reputetahsinkaya33 has a reputation beyond repute
İletişim
Reklam Alanı
Standart --->: Düşünme metodumuz nasıl olmalı?

düşüncenin, yani aklın var olması için ortada bir maddenin ve bir beynin söz konusu olması gerektiğinin farkına vardıklarından dolayı çabaları ciddi ve doğrudur.Düşünürler buraya kadar akıl olgusunu kesin ve şüphesiz bir şekilde kavramaya yönelik doğruya sevk edici bir rol oynadılar.
Ne yazık ki düşünceye ulaşmak, yani düşünmeyi meydana getirmek amacıyla madde ile beyin arasında bağlantı kurarken doğru yoldan saptılar. Madde ile beyin arasındaki bağlantının söz konusu maddenin beyne yansımasından kaynaklandığını düşündüklerinden sonuçta aklı yanlış tanımladılar.
Bu yanılgının esas sebebi kâinatı yoktan var eden bir yaratıcısının varlığını ısrarla reddetmeleridir.
Zira bu düşünürler eğer bilginin düşünceden önce var olduğunu kabul etmiş olsalardı bariz bir gerçekle karşı karşıya kalacaklardı ki bu gerçek şudur:
Madde henüz yokken düşünce nereden geldi?
Hiç şüphesiz maddenin dışında bir yerden gelmiş olmalıdır.
Peki ama ilk insan düşünceyi nereden aldı?
Hiç şüphesiz başkasından ve maddenin dışında bir yerden almış olmalıdır. Bunun anlamı şudur:
İlk insana bilgi veren, ilk insanı da maddeyi de yaratandır. Bu gerçek, düşünürlerin “Kâinat”ın ve maddenin başlangıcı ve sonu yoktur” şeklindeki kesin kanaatleriyle çelişmektedir. Bu kanaatlerine dayanarak “akıl, maddenin beyne yansıması olup düşünce ve akıl yürütme, bu yansıma sonucunda ortaya çıkar” tezini ileri sürdüler.
Bilginin var olmasının zaruri olduğu gerçeğinden kaçtıklarından dolayı da, ilk insanın madde üzerinde deneyler yaparak deneme yanılma yoluyla bilgiye ulaştığını ve bu deneylerin de başka deneylere ön ayak olduğu şeklinde hayal ürünü varsayımlar oluşturmaya çalıştılar.
Israrla aklın, maddenin beyne yansımasından ibaret olduğunu, düşünce ve akıl yürütmenin bu yansımadan doğduğunu savundular.
Fakat bu düşünürler, “his” ile “yansıma” arasındaki farkı göremediler. Zira düşünme eylemi, ne maddenin beyne yansımasından ne de beyin üzerinde iz bırakmasından kaynaklanmaktadır.
Düşünme, “histen” doğmaktadır. Duyuların merkezi ise beyindir. Eğer maddeyi hissetmek söz konusu olmasaydı, düşünce de söz konusu olmazdı. İşte düşünürlerler, “his” ile “yansıma”yı birbirinden ayırt etmeyerek kaş yaparken göz çıkarma durumuna düştüler.
Bunun sonucu olarak, aklı yanlış tanımlama yoluna gittiler. Fakat asıl hataları, “his” ile “yansıma”yı ayırt etmemekten çok ki bu durumda meselenin yansımadan değil, sezgiden ibaret olduğunu anlarlardı varlığın bir yaratıcısı olduğunu inkâr etmelerinden kaynaklanmaktadır. Madde hakkında “ön bilgiler”e (a priori bilgiler) sahip olmanın, düşüncenin, dolayısıyla akıl yürütmenin zorunlu bir koşulu olduğunu kavrayamadılar.
Aksi taktirde eşeğin de aklı olurdu. Çünkü onun da beyni vardır ve madde onun beynine de yansımaktadır. Yani eşek de maddeyi hisseder.
Oysa akıl insana özgüdür. Eskiler, “insan, konuşan bir hayvandır” derlerdi. Bunun anlamı, insan düşünen bir hayvandır. Zira düşünme veya akıl, canlılar arasında sadece insana özgüdür. Hayvan için akıl ve fikirden söz etmek şüphesiz mümkün değildir.
Her şeye rağmen, aklın anlamını bulmak için ciddi bir çaba gösterip akıl olgusunu tanıma yolunda doğru bir çizgiyi takip edenler, sadece bu düşünürler olmuştur. Düşünürler, aklı tanımlamada hataya düşüp onu kesin bir şekilde tanıma yolunda sapmış olsalar da, kendilerinden sonraki nesillere aklı kesin ve şüphesiz bir şekilde tanıma yolunu açmışlardır.
Öte yandan Müslüman düşünürler bir şeyi tanımlamak için ön bilgilerin (a priori bilgilerin) gerekliliğine inanmalarına ve bunun da doğru olmasına rağmen, ortaya koydukları çabalar vakıayı tanımlamaktan öteye geçememiştir.
Madem ki aklı doğru bir şekilde tanımlamaktan amaç sadece Müslümanları değil bütün insanları teşvik etmektir, öyleyse aklın tanımı somut algılanabilen bir vakıaya dayanmalıdır.
tahsinkaya33 Çevrimdışı
İP: 88.228.115.112  
Alıntı ile Cevapla